web analytics

Aşk seansları


0

”İzin ver dokunayım sana kelimelerimle.

Çünkü elim boş eldivenler gibi hareketsiz.

Bırak saçlarını kelimelerim okşasın…”

Kelimelerle flört edebilen, oyunlar oynayabilen, hatta onlarla sevişebilen insanlara bayılırım 🙂

Bunu da en iyi yapabilen şairlerdir elbette ki 🙂

Bir de söz konusu engelli; hayatının neredeyse tamamını demir bir makine içinde geçiren bir şairse, onun kaleminden dökülen her kelime birer hazinedir bence.

Çünkü onun için şair olmak, ”kendi başının içinde yaşamak gibi bir şey…”

Gerçek bir hikayeden yola çıkılarak yapılan bu film bizim toplumumuza pek hitap ettiğini söyleyemem 🙁

Ve bizimki gibi toplumlara…

Engellilerin yok sayıldığı toplumlarda, onların cinsel hayatlarını düşünmek ve çözüm aramak ahlaksızlığın alasıdır.

Oysa engellilerin de yüreği olduğunu; onların da sevmeye, sevilmeye, sevişmeye, hayaller ve fantaziler kurmaya ve onları gerçekleştirmeye hakkı vardır.

Bizim hakkımız olduğu kadar hem de.

O yüzden bu filmdeki sevişme sahnelerine ahlaki değil, duygusal bir açıdan bakıp, değerlendirilirse, verilmek istenilen mesaj doğru anlaşılır.

Bence hikaye çok nayif ve gerçekçi bir dille anlatılmış. Etkilenmemek imkansız.

Zaten film daha başlar başlamaz, demirden bir makine içinde yaşamak zorunda kalan ve hiçbir şeyi tek başına yapamayan Mark’ı sevmeye; onu anlayıp, hak vermeye başlıyor insan 🙂

En önemlisi de, daha ilk sahneden itibaren onun azmine, imkansızlıklara ürettiği çözümlere, mizahına, zekasına, hayat felsefesine hayran olmamak imkansız.

6 yaşındayken geçirdiği çocuk felci sonucu yatalak kalması, onu iyi bir insan olmasına, iyi bir eğitim alıp yazar olmasına ve hayallerini gerçekleştirmesine engel olmamış. Engel olmasına izin vermemiş 🙂

kaderine, Tanrı’ya isyan edip, hayata küsmek yerine; gerçeklerle barışıp, aldığı her nefesin değerini bilerek ve kendi durumuyla eylenerek  hayata tutunmuş.

”Benim Tanrım şakayı seven, acı şakalar yapmayı seven bir Tanrı! Öyle ki, beni kendi görüntüsünden yaratmış…” diyebilecek kadar kendisiyle barışık bir insan.

Bir makinen içinde yaşamaya mahkum olmasına rağmen; düşünen, araştıran, yaratan ve üreten bir insan üstelik 🙂

Böyle olunca da sevginin nasıl bir yolculuk olduğunu deneyimlemek istemesi de doğal 🙂

Bu yolculukta ona eşlik eden 3 kadın da onun yüreğindeki zengin ve nayif dünyasından fazlasıyla etkileniyorlar…

Bir seyirci olarak ben de, onun beynindeki dünyasına şapka çıkarıyorum 🙂

O dünyayı anlatabilecek kelimeler aramak yerine ise; ön yargılardan arınıp, bu filmi seyredin demeyi tercih ediyorum.

Filmdeki bütün oyuncuların performansı muhteşem 🙂

Ama ben elbette ki en çok John Hawkes (Mark) ve Helen Hunt (Cheryl)’ ı sevdim :):) 🙂

Beyinlerinde engelleri olmayanlara, ya da beyinlerindeki engelleri aşmak isteyenlere bu filmi hararetle tavsiye ederim 🙂


Bu Yazıyı Beğendiniz Mi? Arkadaşlarınızla Paylaşın!

0

0 Yorum Mevcut

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

4 × 5 =