web analytics

Keşke herşey bir rüya olabilse


0

Yatakta yatan kadın hafiften gözlerini araladı. Etrafı inceledikten sonra tekrar sıkı sıkı kapattı. Gün boyunca bir daha gözlerini açmamaya kararlıydı…

Bu gerçekleri görmek istemiyordu…

Hasta olduğunu, konuşamadığını, sağ kolunu ve sağ bacağını kullanamadığını, yürüyemeyeceğini bir türlü anlamak, kabullenmek istemiyordu.

Neden böyle olmuştu?.. Neden?..

O bunları hak etmemişti. Hayatında hiç kimseye kötülük yapmamıştı ki…

Hep başkaları için yaşamıştı. Hep başkalarını düşünmüştü…

Günlük sorunların peşinde koşarken, hayat onun parmaklarının ucundan kayıp gitmişti…

Şimdi tek başına bu hastane odasında, kendi sessizliği ve hastalığı ile baş başa kalmıştı.

Kendini o kadar berbat hissediyordu ki…

Kimbilir kaç saattir idrara çıkmamıştı. Konuşamadığı için derdini anlatamazdı.

Gerçi onu anlamak isteyen de olmamıştı ya!

Saatlerdir kimse odaya uğramamıştı. Ne hemşireler, hastabakıcılar, ne de yakınları…

Mesanesinde biriken idrar artık isyan etmeye başladı.

Daha fazla dayanamıyordu ve mecburen idrarını yatağa yaptı…

Mesanesi boşaldı, beyni biraz gevşedi ve rahatladı.

Vücudu ıslandı ve idrar kokusu, onu boğumak istercesine yataktan taşıp, odaya yayıldı…

Kendini çok aciz hissetti ve ağlamamak için dişlerini sıktı.

Kimse onun ağladığını görmemeliydi… Nefes alışı dışında hiç kimse onda hayat belirtisi görmemeliydi.

Ne kadar konuşsalar, bağırsalar, canını acıtsalar bile tepki göstermiyordu…

Onları duymadığını, hissetmediğini düşünmelerini istiyordu.

Böylece öcünü aldığını düşünüyordu?!.

Artık bu günden sonra bu yaştan sonra kendisi için yaşamayı, düşünmeyi, hayaller kurmayı öğrenemeyeceğini biliyordu…

Yorulmuştu ve yaşamak bile istemiyordu…

Kapı açıldı ve içeriye birisi girdi…

Sabahın bu erken saatinde, hemşireden başka kim olabilirdi?..

“…Günaydın! Nasılsınız?.” diyerek, otomatikleşmiş muayenesine başladı…

Gözlerini açmasını, ellerini sıkmasını istedi… Sonra gözlerini zorla açıp, ışıkla bir şeyler aramaya, görmeye çalıştı… Canını acıttı…

Yataktaki kadının, tepki göstermemesine sinirlenen hemşire, söylenmeye başladı:

“…Ne yaptığını zannediyor acaba?.. Bal gibi beni duyduğunu ve her şeyi hissettiğini biliyorum… Bana ne! Gözlerini açmak istemiyorsan açma… Sen bilirsin!.. Yaşamak istemiyorsan yaşama! Benim işime de gelir zaten. Bana fazla iş çıkarma da ne yaparsan yap…”

Bu arada hemşire çarşafları kaldırıp, yataktaki pisliği fark etti…

Ses tonu değişti ve hareketleri sertleşti. Bir taraftan temizlemeye çalışırken, diğer taraftan da söylenmeye devam ediyordu:

“…Yapacağını yapmış ve şimdi güzellik uykusuna yatarak, sadece yiyip ortalığı kirletiyor… Nedir bu benim çektiklerim ya?!. Sadece pislik temizliyorum… Sözde hemşirelik kutsal bir meslekmiş de!.. İnsanın hayatını kurtarıyormuş da!.. Ben kendimi bildim bileli bu hastanede hep idrar ve bok temizliyorum… Bu yatakta bir hayvan yatsaydı bu kadar kirletmezdi… Sözde saygıdeğer bir hanımefendiymiş… Harika bir insanmış… O değerli ağzını açıp da derdini anlatsa olmaz mı?.. Yok canım, böyle yatağa yapmak daha kolay… Nasıl olsa burada köleler var. Onlar temizler… Aman Tanrım, ne zaman bitecek bu kabus?.. İnsan artıklarını görmekten, popo temizlemekten sıkıldım… Ben de normal insanlar gibi yaşamak istiyorum… Kendimi yaşamak istiyorum…”

Ağlamaklı bir sesle konuşmasını ve temizliği bitiren hemşire, odadan çıktı.

Yatakta yatan kadın, hemşirenin söylediği son cümleye takılıp kalmıştı…

O da hep başkaları için yaşamıştı…

Önce annesi ve babası için. Sonra kocası ve çocukları için…

Kendini ancak işlerini bitirip, çocuklarını ve kocasını uyuttuktan sonra birazcık da olsa hatırlardı.

Bir Türk kahvesi yapar, şöminenin karşısına oturup, kitap okurdu… Veya hayaller kurardı…

Kurduğu hayallerde de o kocasının ve çocuklarının çamaşırlarını yıkar, etrafı toparlar; onlara yemek pişirirdi… Kocası çok sevilen bir çocuk doktoru, çocukları da iyi bir eğitim aldıktan sonra büyük adamlar oluyorlardı…

O etrafı temizlemeye ve güzelleştirmeye devam ediyordu.

Kendisi için hiç başka bir şey istemedi, beklemedi ve yaşamadı…

Kapı tekrar açıldı ve odaya güzel bir parfüm kokusu yayıldı.

Gelen doktoruydu… Onu parfüm kokusundan tanıyordu.

Hemşireden, genel durumuyla ilgili bilgi aldı. Tedavisini de planladıktan sonra odaya bir teyp getirilmesini istedi…

Beyin kanaması geçiren hastalarda, müziğin iyileştirici etkisi varmış. Hele hele, yaygın beyin sapı kanamalarında…

Yatakta yatan kadın konuşmaların yarısını anlayamadı, ama müzik fikrine bayıldı…

Müziğin her türünü seviyordu. Çocukluğundan beri iş yaparken hep müzik dinlerdi… Hatta bazen kendisi de mırıldanırdı.

Bunları düşünürken, içinden gülümseyerek uyudu…

Rüyasında balerin olduğunu gördü. Uçarcasına dans ediyordu ve herkes onu alkışlıyordu.

Seyircilerin arasında, hatta en önde annesi, babası, kocası ve çocukları oturmuştu… Gülümsüyorlardı…

Kapının açılmasıyla uyandı…

Odaya kocası girdi. Ona çiçek getirdiğini söyledi… Hemşirelerin, ona daha iyi bakması için çiçekler ve pasta aldığını anlattı…Ona ihtiyacı olduğunu… Onsuz evleri çok soğuk, dağınık ve ilgisiz kaldığını… Bir an önce iyileşip, eve dönmesini rica etti…

Sonra teker teker çocukları geldi.

Onun yemeklerini çok özlediklerini söylediler… Bir an önce bu güzellik uykusundan kalkmasını ve her şeyin eskisi gibi olmasını dilediler…

Yatakta yatan kadın odada yalnız kalınca rahatladı. Teypten gelen müzik onu canlandırdı…

Kendi kendine konuşmaya başladı:

“…Kalkabilsem… Oturup kendi yemeğimi kendim yiyebilsem… Tuvalete gidebilsem… Keşke her şey bir düş olabilseydi…

Şimdi bu düşüme gülümseyerek yataktan kalkabilsem… Yeniden kendime, dünyaya, herkese merhaba diyebilsem…

O çok sevdiğim Türk kahvesini, kendi koltuğuma oturup; şöminedeki odunların çılgın dansını seyrederek içebilsem…

Bethoven dinlerdim herhalde. Evet, evet Bethoven!…

Onun müziğinden ateşin dansı da daha canlı, renkler de daha coşkulu olurdu…

Dışarıda yağmur veya kar yağıyor olabilir… Kar ruhumu coşturur.

Belki o zaman kendi penceremi açar: “…Hey dünya, benim!.. Ben yaşıyorum!.” diye bağırırdım.

Etrafımdaki pencerelerin de tek tek yandığını görünce, onlara kendimi tanıtırım ve sahip olduğum o küçücük penceremin ışığından, sıcaklığından onlara birer damlacık veririm…

Evet, sıcacık bir dünya, rengarenk bir hayat!..

Tanrım, keşke bu rüya gerçek olabilse…


Bu Yazıyı Beğendiniz Mi? Arkadaşlarınızla Paylaşın!

0

0 Yorum Mevcut

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

10 − three =