Bana dokunmasından nefret ediyorum- Zeynep Ankara


1

Hoş bir tanışmaydı. Tokalaşırken, ellerimizi bir elektrik akımı kavramıştı sanki. Konuşmayı uzatmak için, konudan konuya atlıyorduk. Aradaki kısa sessizlikler, ne iyi oldu da birbirimizi bulduk der gibi bakışlarla pekişiyordu.

Hemen erkesi gün buluştuk. Sonra daha ertesi, daha ertesi gün. Birbirimizi göremediğimizde, hemen telefona sarılıyorduk. Konuştuklarımızın hiçbir önemi yoktu elbette. Önemli olan birbirimizin sesini duymaktı. Hatta, ilk cümlemiz genellikle,”Bu kadar olur, ben de seni aramak üzereydim” olurdu 🙂

Bir süre böyle gitti. Ne zaman ki artık bu şekilde sürdüremeyeceğimizi anladık, kişisel alanlarımızı birleştirmeye karar verdik.

Başlangıçta her şey iyidi. Yeni bir evde, ortak bir yaşamı paylaşmaya başlamıştık. Bazı eksik gediğin getirdiği küçük zorluklar. İki ayrı insanın eski alışkanlıkları, birlikte yaşamın gerekleri derken, sonunda birbirimize uyum sağlamıştık. Birbirimize değil, eve desem daha doğru olacak. Ama yok, pembe gözlükler bir süre daha gözlerde kalsın.

İşyerinden işyerine telefonlar gene yoğundu. Oysa daha yarım saat önce ayrılmıştık. Öğle yemeğinde ya o bana, ya da ben ona gidiyorduk. Liseli gençler gibi el ele tutuşarak mütevazi bir lokantaya gidip, dönüşte vitrinlere bakıyorduk.

O günlerde öyle bir enerji yüklüydüm ki, iş yoğunluğun üstüne kendime bakmak, süslenip püslenme, yeni giysiler almak ya da olanlarla yenilikler üretmek gayet sıradan eylemlerdi.

Kendimizi, birbirimizi, hayatı seviyorduk. En ” düşman” insanları bile.

Galiba buna mutluluk diyorlar 🙂 Peki öyleyse, mutluyduk. Yediğimizden içtiğimizden tad alıyorduk. Gelecek, önümüze upuzun serilmiş ipek halıydı.

Halının ayağımızın altından kayıp başka yeni taşların önüne çekilmeye başlamasını, sanırım ilk ben fark ettim 🙁

Sabahla öğle arası telefonlardan ilki gelmemişti. Şaşırmıştım. Gelen her telefonu odur diye açıp sonra hafif huzursuz bir şekilde işime devam ediyordum. Ama gene de öğle yemeğini birlikte yedik. Önceki günler gibiydi. Neden telefon etmediğini sorup, havayı bozmak istemedim.

Sonra bir gün öğleye doğru arayıp o gün işi çıktığını ve öğle yemeğinde beraber olamayacağımızı söyledi. Eh olsun, dedim. İki yetişkin insanlardık. Her dakikamızı yapışık ikizler gibi geçirmemiz gerekmezdi. Hem bu, ne kadar birbirimizden hoşlansak da, bir yerden sonra sıkıcı olabilirdi. Hayatımızın rengini kaybetmemek için, başka alanlarda başka şeyler yapıp, sonra bunu akşamları birbirimizle paylaşmak daha eğlenceli olmaz mıydı?

Ertesi gün de benim işim çıktı ve etti mi iki gün ayrı ayrı öğle yemeği. Sonra bu üç oldu, altı, sekiz, on. Ve saymayı bıraktım.

Yine de akşamları eve koşa koşa gidiyordum. Hazır yiyecekleri fırına atılıp, birer içki hazırlanıyor, televizyonun karşısındaki kanepeye geçiyorduk.

Evet, hala el eleydik. Kısa sürede hazırladığım yemek masası, ani gelen bir misafir için bile şık sayılabilirdi. Şölen gibi sonlanan yemekten sonra genellikle ortak beğenimize uygun bir müzik dinlerken, tatil fırsatlarını nasıl ve nerede değerlendireceğimiz gibi şeylerden konuşuyorduk. Henüz konuşabildiğimiz zamanlardı.

Artık telefon beklemiyordum, çünkü gelmiyordu. Evet, ben de koca bir kız olarak çocukluğu bırakmalıydım. Kimin beraberliği bir süre sonra rutin hale gelmiyordu ki?!

Bir süre kendimi böyle avuttum. Biraz yorgunluk mu hissediyordum ne, akşam eve ayaklarımı sürüye sürüye gidiyordum. Hayır, henüz sevgim azalmamıştı ama nasıl desem… Sanki bir şeyler…

O akşamı hiç unutamıyorum…

Salona girer girmez ilk gözüme çarpan yoğun bir sigara dumanıydı. Onun ardındaki silüet, en az benim kadar yorgundu. Belki ikinci, üçüncü içkisini içmekteydi. Sehpaya bırakılmış tabakta yemek artıkları vardı. Çatal yere düşmüştü. Bunların hepsini bir anda gördüm ve öylece kala kaldım. Geldiğimi duymuştu, ama başını bile çevirmedi. Allah kahretsin, artık biz’dik 🙁

Biz olmak iyi gelmedi sanırım. Belki de bize iyi gelmedi. Onun için bir sorun yoktu anladığım kadarıyla. Ama benim içimde tuhaf bir huzursuzluk, giderek yoğunluğunu arttırmaya başlamıştı.

Hafta sonu akşama kadar rengi atmış bornozla dolaşan, gittiğimiz yerlerde hesap için yerli yersiz münakaşa çıkaran, kirli eldivenleriyle elimi tutan, tükürüklü caddelerde yere düşürdüğü sigarasını umursamazlıkla alıp, dudaklarının arasına yerleştirilen; ama her sevişmeden sonra banyoya koşan adam kimdi? Biz’ken nasıl bu kadar yabancı olabiliyordu?

Sevişmelerimiz de sıradanlaşmıştı. O törensel akşam yemekleri, karın doyurma nöbetlerine dönüşmüştü. Hemen ardından bastıran uyku, erotizmin içine etmişti.

Aklın yolu tükenmez. Hemen çözümler üretmeye ve bunları uygulamaya koymaya başladım. İki kişilik alanımıza başkalarını davet etmeye, kendimizi başkalarına davet ettirmeye başladım.

Biraz cana gelmiştik sanırım. En azından konuşacak bir şeyler bulabiliyorduk. Sonra başkalarının arasında, birbirimizi yeniden tanıma fırsatını da bulmuştuk ve bu, koşulsuz bir kıyası da beraberinde getirmeye başlamıştı…

Kıyas, çoğu kez kötü bir sonuç verir. Kendinizi bir başkasından daha iyi ya da daha kötü görmeniz, o anda duygusal durumunuzu bir barometre gibi etkileyebilir.

Doğrusu başkalarının sahip olduğu ya da  olmadığı şeylere göre kendimi ölçme huyum yoktur. Ama pozisyonu güçlü arkadaşlarım abartılı bir şekilde gündemimizi doldurmaya başlayınca, açıktan açığa midem bulanmaya başladı. Midemi bulandıran, bu hayatımı paylaştığım kişinin birçok insana göre sıradan özellikleri varken, beni küçümseyip aşağılamasıydı. Ama hayır, kendi yolumda kendi bildiğim gibi yürüyecektim. Onun aklını başına  toplamasını da içten dileyerek.

Sevişmelerimiz demiştim değil mi? Daha kötüleşti. Katlanmak diyebilir miyim? Evet… Peki neden? Bilmiyorum…

Belki o kuşaktan kuşağa taşınan ”kader”. Bu kader içinde bedensel temasımızı mümkün olduğu kadar azaltmaya karar verdim.

Bana dokunmasından nefret ediyordum. Neyse ki yatak yeteri kadar büyüktü. Sabah ben bir taraftan, o bir taraftan doğruluyorduk. Nereye kadar böyle sürebilirdi ki? Ama belki de bu geçici bir duyguydu. Acil kararlar verip, her şeyi berbat etmemeliydim.

Boğuluyordum ve o bunun farkındaydı. Bundan garip bir zevk aldığını hissediyordum. Ama hesaba katmadığı bir şey vardı. Sandığı gibi onu sevmiyordum artık. Tamamen bittiğini anladığım anda bitirecekim. İşte bunu bilmiyordu. Onsuz yaşayamayacağımı sanıyordu. Eh, kadınlar bir kere sevdi mi, kolay kolay terk edemezler ona göre.

Artık başlardaki gibi bir çiçek demetiyle değil, pancar, turp, enginar gibi sağlığımıza yararlı nebatla geliyordu eve. Ayakkabılarının hemen ardından çıkardığı terden ağırlaşmış çoraplarını girişe bırakıyor, mutfak masasına çöküp ağzını yayarak, ”Ne yiyeceeez?” diyordu.

Böyle dediği anda getirdiklerini önüne doğru itip, turp demek geliyordu içimden. Kendimi görevli gibi hissetmeye başlamıştım. Bir gün işten çıkınca adımlarım beni yolun üstündeki sinemalardan birine çekti. Hemen bir bilet alıp, içeri daldım. Film bittiğinde, kendimi arınmış gibi hissediyordum. Geç vakte kadar açık marketlerden birinden iki pizzayla şarap şişesini yüklenip, evin yolunu tuttum.

Başkaları da akşamı pizza ve şarapla geçirmek istemiş meğer…

Kapıdan içeri girer girmez, o ilk kırılmada olduğu gibi yoğun bir sigara dumanı çarptı yüzüme ve gene o günkü gibi kalakaldım. Bu kez dumanların ardında iki silüet vardı: O ve kız arkadaşım.

Tam karşılarına oturup, ”N’aber?” dedim. Kız arkadaşım gülerek, ”İyidir, senden n’aber?” dedi.

”İyi, iyi” dedim. Bu kez ona dönüp yineledim:”N’aber?” Ters ters yüzüme bakıp, bakışlarını boş pizza kutularına çevirdi ve sonra da tam gözlerimin içine bakarak, ”Biz yedik” dedi.

”A’ha… Sizi rahatsız etmeyeyim” deyip, odaya çekildim.

Karar verilmişti.

 


Like it? Share with your friends!

1
Meliha Doğu

0 Comments

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir