Umudun Peşindeki Yazar – Ferit Edgü


0

Yazar vardır keşfedilmeyi beklemez. Daha ilk kitabında okuyucusuyla buluşur, Hiç kimsenin, ne yazarın, ne yayıncının, ne de eleştirmenin önceden kestirebileceği bir buluşmadır bu. Bir anda, hemen hemen bir anda, toplumun değişik kesimlerinde, değişik kültür katmanlarında yankısını bulur. Giderek kendi dilinin sınırlarını aşar. Albert Camus bu yazarlardandır.

Sanatçının yaşadığı günlerde değil, gelecekte anlaşılacağı görüşü, sanatçının düşünceleriyle, duyarlığıyla çağın ötesinde bir kişi olduğu inancından kaynaklanır. Saçma bir görüştür bu. Çünkü sanatçı, yapıtının nasıl olacağını bilmediği mutlu ya da mutsuz yarınlar için değil, içinde yaşadığı toplumun ve çağın( hatta günün) insanı için yaratır. Onun geleceğe kalmak istemi ancak ve yalnızca, yapıtın içinde gizlidir. Öylesine gizlidir ki kendisi bile bilmez yapıtın hangi yönden, hangi yanıyla yarına kalacağını. Bir sanat yapıtının zamana karşı direnmesi gibi, zamanın da bir sanat yapıtına direnmesi söz konusudur. Bir saman alevi gibi parlayıp okuyucusunu, yaşadığı günlerde, hemen bir anda bulan nice yapıt vardır ki bir kuşak sonrasının okur- yazarı adını bile ansımaz.

Camus daha otuzuna varmadan okuyucusuyla buluşan ve bu buluşması yayımlanan her kitabıyla süren yazarlardandı.

1940’ın Mayısında tamamladığı uzun öyküsü ”Yabancı”, 1942’de Fransa, Alman işgalinde iken yayımlanır. Bunu ”Sisyphus Efsanesi” başlığı altında yayımladığı denemeleri izler.

İlgileri üzerinde toplayan her sanatçıyı etiketleme evrensel bir saplantıdır. Okuyucunun geniş ilgisini çeken Camus’ün de etiketi hazırdır: ”Umutsuzluğun Düşünürü”.

Almanlara karşı Direnişin içinde yer alan, ama birçok aydın gibi bunu bir onur ”vesilesi” yapmayan kişilerdendir Camus. Eylemden ve umuttan yana bir yazardır. Ama eylem ve umut şiirsel bir imge değildir onun için. Eylemi ve umudu yapıtta değil, yaşamda arar. Çünkü ancak yaşamda yeri vardır eylemin ve umudun- bir safsata olmaması için.

Düşmana karşı direnen bir aydının, sırtındaki kayayı dağın doruğuna ulaştırmaya çalışan, ama doruğa varamadan kayanın ağırlığıyla sürekli olarak dağın eteklerine yuvarlanan bir efsane kişisini, Sisyphus‘u deneme konusu olarak seçmesi, hele hele bu kitabın ilk denemesinin, ”Gerçekten ciddi bir tek felsefe sorunu vardır: İntihar” diye başlaması kolay hazmedebilir bir ”çıkış” değildir. Özellikle direnme ve kahramanlık öyküleri beklenen ve yazılan bir dönemde.

Ama Camus, nabza göre şerbet veren yazarlardan değildir: Direniş bir gerçektir; ama direniş insanoğlunun tek ve mutlak gerçeği değildir. Sisyphus, hiçbir zaman doruğa varamayacağını bidiği halde, sırtında kaya, yamacı tırmanır. Ve onun bu edimi hiç de saçma değildir. Çünkü ölümsüz bir yaşamın peşinde değildir, elinden geleni sonuna değin yılmadan yerine getirmeye çalışır. Bu da Camus’un sorumluluk (görev ve ödev değil) anlayışını dile getirir.

Düşmana direnmek de, yazmak da bundan farklı eylemler değildir. Düşmanı yenip yenemeyeceğimizi bilemem, ama ona direnmek zorundayım. Yazdıklarımla insanları değiştirip değiştiremeyeceğimi bilemem, ama yazmak zorundayım. Böyle düşünür Camus. Kuskusuz, bireysel bir sorumluluk duygusudur bu: Kayayı doruğa çıkaramayacağım, ama gene de çıkacağım. Umutsuzluğun panzehiri ancak böylesi yalansız bir umut olabilir.

Daha 1939’da Cezayir’deyken Sartre’ın ”Duvar” adlı kitabı üzerine yazdığı bir yazıda, şöyle bir cümle var: ”Yaşamın saçmalığını saptamak bir son değil; yalnızca bir başlangıçtır”. Görüldüğü gibi, bir eleştiri değil bir saptamadır bu. Yazarın, kendine çizdiği yolun saptaması. Yaşamın saçmalığına, anlamsızlığına başkaldırır ve bir anlam arar. Camus’un yapıtı bu arayışın ürünüdür.

Direniş yıllarında yazmaya başladığı, 1947’de yayımlanan ”Veba”, ”teslimiyetçiliğe” karşı çıkan bir romandır. Yazarın kuşkusuz en önemli romanıdır. Birbiriyle bağdaşmaz gibi görünen iki kavramın, etik(ahlak) ile estetiğin, büyük bir uyum içinde bir arada var olabileceğini belgeleyen çağdaş dünya yazının ender örneklerinden biridir.

Bazı ahlakçı yazarlar vardır( özellikle Fransız yazınında), bir de sanatın değerini tüm değerlerin üstünde görüp yalnızca romanı, yalnızca öyküsünü, yalnızca oyununu, şiirini yazanlar. İkincilerin sorunsalı sanatsaldır. Roman romandır, şiir de şiir. O kadar.

Camus, bir sanat yapıtını böylesi bir mutlaklık içinde görmez. Dünyanın aynası değildir sanat yapıtı. Olmak isteyebilir, ama başarabilmek için olamayacağını bilmesi gerekir. Ahlakçı bir yazarın yapıtı bir ayna değil, daha çok bir örnektir.

Camus, güven veren bir yazardı. Umudun, gerçek umudun peşinde bir yazardı. Kuşkusuz yaratıcılığı bir Proust, bir Joyce, bir Kafka ile ölçüşemez. Kuskusuz felsefe konularına , çağdaşı Sartre kadar derine inen yapıtlar bırakmamıştır ardında.

Ama okuyucunun, Camus’de bulup; Sartre’da, Proust’ta, Joyce’ta bulamadığı bazı şeyler olmalı. işte, açıklaması olanaksız bu ”bazı şeyler”dedir yazarla okuru buluşturan gizin kaynağı. Camus’un gizi ise (belki çelişkili görünecek, ama gerçek bu) aydınlık ve umuttur.

Karanlıktan kaynaklanan ve onu yenen, yenmek isteyen aydınlık ile umutsuzluktan kaynaklanan ve onu yenen, yenmek için savaşan umut… Onur, sorumluluk, direnme, tutarlılık, dayanışma…

(1985)


Like it? Share with your friends!

0
Meliha Doğu

0 Comments

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir