web analytics

Sessiz Ali – Erendiz Atasü


0
2 shares

Ali gülümsemesini unutmuştu. Nişanlanmasından bir hafta sonra başladı bu düşünceli hali. İlk günler öyle sevinçliydi ki… Kuş olup uçası geliyordu. Nedense çabuk koptu kanatları. Neşesi kuş olup uçmuştu. Ali ise dar sokakların, yıkık dökük ahşap evlerin arasındaydı. Kötü kötü, kara kara düşünüyordu. Gülümsemenin silindiği yüzü, sevimliliğini yitirmiş, çocukken iyi beslenmemiş, ufacık bir bedenin kara, sarı, sıska ve asık suratına dönmüştü. Yumuşak bakan kara gözleri yabanıllaşmıştı. Ali’nin asabı iyice bozulmuştu.

Mahalle adım adım izliyordu Ali’nin gülümsemeyi yitirişini; adım adım ve beğeniyle, pek de gizlenmeyen bir doyumla.

-Yahu sessiz Ali hepten sessizleşti. Arpacık kumrusu gibi düşünüyor.

-Canım, o düşünmesin de ben mi düşüneyim? Bu sessizlikle elkızını nasıl güdecek?

-Pek de sessiz canım…

-Aboo, bu gidişle kılıbıkların piri olacak.

-Bu kadar da sessiz olunmaz ki… Vur ensesine, al lokmasını ağzından. Erkek dediğin biraz dişli olmalı. Kız gibi oğlan.

Mahalle kahvesinde çift şekerli demli çayla birlikte, Ali’nin yaklaşan evliliğin yorumları da içiliyor, emmiler, dayılar bu yeni içkiye kanamıyorlardı. Bazen sesler alçalıyor, şakalara açık saçıklık kokusu bulaşıyordu.

-Sahi yahu, bizim Ali nasıl kıvıracak bu işi? Becerebilse bari.

-Hiç denedi mi acep?

-Yok canım, ne gezer… Kız gibi oğlan… Gider mi fena yerlere…

-Eee, öyleyse?

Erkekler keyifle gülüyorlardı. Böyle şakaların ulaşamayacağı yerlere erişmenin tadını çıkararak. Hepsi birçok kez baba olmuştu.

Ali aldırmıyordu baştan. İşe girdiğinde de böyleydi. Mahalleli yolunu kesip akıl vermiş, işyerinde kendini nasıl saydıracağını öğretmişti ona. Akıl hocalarının çoğu hayatlarında hiç memuriyet yapmamış kişilerdi ya, neyse…

-Ali, sen babasız büyüdün oğlum, bak amca sözü dinle, diye başlardı hepsi.

Ali herkese teşekkür etmiş, bildiğini okumuştu. Evet, büroda o odacı, odacılar sekreter olmuştu sonuçta ama zararı yoktu. Çalıştığı yerdeki odacılar Ali’nin kaç yıllık komşusu, memleketlisi, emmisi, dayısıydı. Onlara amirlik taslamak yakışık alır mıydı? Ali kalp kırmaya sevmezdi. Zamanla içinde bir burukluk duymaya başladı. Onca saygısına karşılık kendisini sürekli hiçleyen odacı emmilerine kırılıyordu. Şimdilerde Ali kuşkulardaydı. Yoksa Gülsüm de mi onu hiçleyecekti? Mahalleli onu uyarıyordu, tıpkı işe gittiği zamanki gibi. Uyarılarına kulak verse miydi? Gülsüm’ün duru gözlerini görünce kuşkuları dağılıyordu. Öyle tatlı bakıyordu ki nişanlısının gözleri; sevgi, bağlılık dolu…

Ali nicedir evlenmek istiyordu; baş edemiyordu yalnızlıkla. Bir türlü anasına açamamıştı işi. Utanıyor muydu ne…

Çekinirdi Ali annesinden, çok da severdi onu. Niye çekinirdi, bilinmez. Pek yumuşak huylu bir kadındı annesi. Babasız büyütmüştü Ali ile iki ablasını. Çocukları uğruna yaptıklarıyla övünen, ya da bunlardan yakınan insanlardan değildi. Analık özverisinde doyuma ulaşan kadınlardandı. Ağabeyinin yanına sığınıp yetiştirmişti çocuklarını ama Ali’nin dayısı pek uzak ve seyrek bir konuk gibi uğramıştı hayatlarına, aynı avluya bakan evinden. Dayı evinin düzeni, bağırtı, dayak, tokat, Alilerin kapısından içeri girmemişti. Ablaları evleneli beri, Sessiz Ali sessiz anacığıyla yalnızdı. Anası açtı konuyu, köydeki tarlaların satımından sonra.

-Oğlum, elimiz bolaldı. Sana helal süt emmiş bir taze alayım mı? dedi.

Ali çok sevinmişti. Birkaç gün sonra anası iyi haberle geldi.

-Muharrem Efendi’yle anlaşabileceğiz galiba. Kızı Gülsüm tam bize göre. Sessiz, iyi bir kız, dedi.

Gülsüm’ü görür görmez Ali’nin kanı kaynadı. Sevgiye susuz kalbinde duygular ince ince kök saldı. Gün güne boy attı, filiz verdi. Gülsüm de öyle. Bağlandı Ali’ye. Ali öyle sessiz, öyle güleçti ki… Gülsüm Ali’nin onu hiç hırpalamayacağını biliverdi. Babasının sertliğinden bezmişti. O yüzden sevdi Ali’yi.

Nişanın ertesi günüAli Gülsüm’ü Gençli Parkı’na götürdü, çay içildi. Havuzu seyrettiler birlikte. Trene binerken tutuverdi kızın elini. Ali’nin kalbi küt küt attı. Çiçek göstereceğini bahane edip bir camın arkasına götürdü Gülsüm’ü. Çabucak yanağından öptü, öpüşün azıcık dudağa doğru kaymasına özen göstererek. Gülsüm kızardı, Ali çok sevindi.

Mahalleli söz kesiminden beri Ali’yi bir köşeye kıstırıp, ”Oğlum senin baban yok, konuşasın böyle şeyleri… Bak evlenmeye kalktın, ani demek istiyorum ki… Anlasana ya… Belki hiç gitmemişsindir, bir uğrayıver ha…” filan diye bir şeyler söylüyordu. Ali içindeki sevinçle, baştan anlayamıyordu bile ne dediklerini. Sonra anlamazlığa vurdu. Amma gün geçtikçe huzursuzlanıyordu. Acaba, acaba? Yok canım… Ya beceremeyiverirse… Ali Gülsüm’ün elini tutunca güçlü hissediyordu kendini. Onun eldeğmemişliğinin kendisi için yalnızca aşılması kolay, tatlı bir engel olduğunu ta içinde duyumsuyordu. Ama geceleri tek başına yatarken uyku tutmuyor, Ali bunaldıkça bunalıyor, gerildikçe geriliyordu. Nedense tüm mahalleli onun bu işi beceremeyeceğinde birleşmişti. Ya haklı idiyseler? Ali bir kez gitmişti, Bent Deresi’nin oraya, bir iki yıl önce. Bir daha ayakları götürmemişti onu. Antiseptik kokularıyla çıplak ve tombul baldırların ciklet çiğneyen yayvan bir ağızdan çıkan ”cak cak” seslerinin birbirine karıştığı bunaltıcı, bulandırıcı silik bir anıydı bu. Giderek silikliğinden sıyrılıyor, karabasan gibi bir şey oluyordu. Ali Gülsüm’ü her gördüğünde bu karabasanla irkiliyordu. ”Sessiz” lakabından rahatsız olmaya o günlerde başladı.

-Oğlum Ali, efendi ol dedikse, bu kadar da alttan alma, yüz verme kadın kısmına. Baş edemezsin. Maaşın kaç kuruş a oğlum… Şunu isterim, bunu isterim; pabuç al, manto al diye tutturursa görürsün, diyorlardı emmiler, dayılar.

Ali ayın ilk haftasında eriyen maaşına bakıp kahroluyordu. ”Kız Gülsüm” diyordu, ”bak para sıkıntısı çekeceğiz, haberin olsun”.

-Aman Ali, düşündüğün şeye bak, ikimiz beraber olalım da, varsın sıkıntı çekelim, canımız sağ olsun , diyordu Gülsüm. Ali’nin içi ısınıyordu. Ama sonra gene kuşkular sarıyordu Ali’yi. Ya Gülsüm numara yapıyorsa? Bunca saçlı sakallı adam yalan mı söyleyecek? Biraz sert olmalı, demiyor mu hepsi de? Gülsüm’ün gözleri dikiliyordu karşısına uykusuz karanlıklarda. O gözlerin onca sevdiği bakışı, sevgi dolu… Ali kadınların gözlerinde böyle anlamlar okumaya alışık değildi. Ablaları kocalarına böyle bakmazlardı. Saygıyla korkunun birbirine karıştığı donuk bakışlardı onlarınki. Oysa Gülsüm’ün gözlerinde neşe uçuşuyordu bir uçtan bir uca. Ali bakışların duygu örgüsünü bir bir tellerine çözemiyordu ama gitgide Gülsüm’ün sevdiği gözlerinde rahatsız olmaya başlamıştı. Yoksa Gülsüm onu saymıyor muydu?

Ali gerildikçe geriliyordu. Kurulu bir yaya dönüşmüştü. Okunu ne zaman, nereye fırlatacağı hiç belli değildi.

Düğüne birkaç gün kala, Gülsüm Ali’nin annesine yardıma geldi. Çamaşır yıkıyorlardı kaynana gelin. Gülsüm köpükler arasında gülümseyip, ”Ali” dedi, ”biliyor musun, küçük çamaşır makineleri var. Hani ileride, diyorum, paramız olursa alalım… ha… Ne dersin?”

Ali’nin annesi, ”Ya pek iyi olur; böyle leğende zor oluyor” demeye kalmadı, Ali iki kadının üstüne atılıverdi, çevik bir kedi gibi. Gülsüm’ü saçlarından sürüyerek çamaşır leğeninin başından çekip aldı.

-Kız sana ne oluyor? Sana mı kaldı benim cebimdekinin nasıl harcanacağını söylemek? diye kükrüyordu.

Bir yandan da yerde, şaşkınlık, korku ve acıyla, beden ve ruh acısıyla debelenen kıza tekme, tokat girişiyordu. Ali vurdu vurdu, taa ki Gülsüm’ün bal rengi cıvıl cıvıl ışıyan gözleri donuklaşana dek… O bildik bakış gelip de gözlerin bal rengi yumuşaklığına taş gibi çöküp, temelli yerleşene dek… Mahaledeki kadınların kocalarına bakarken gözlerini durağanlaştıran o tanıdık bakış… Korku, boyun eğiş, çaresizlik, nefret, nefret ve gene nefretten oluşan o sinmiş, o intikamcı bakış…

Ali Gülsüm’ün gözlerini gördü ve rahatladı. Ali ve nişanlısı mahallede ayrıkotu gibi mahalleye batmaktan kurtulmuşlardı. Ali herkes gibi birisi olmanın alabildiğine rahatlatıcı havasını soludu.

Karşı evden küçük Dursun koşarak çıktı ve haberi tüm sokağa yaydı.

-Ana, kız ana, koş… Sessiz Ali ağabeyim seslenmiş! Gülsüm ablamı bir dövdü ki sorma!

Haberi duyan mahalle rahat bir soluk aldı.


Like it? Share with your friends!

0
2 shares
Meliha Doğu

0 Comments

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

sixteen − thirteen =